• BIST 89.695
  • Altın 145,860
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258
  • Kocaeli 2 °C

Akılcılık!

Ahmet ŞEKERCİ

Bazı hikayeler vardır kişiye ufuk verir, kişinin ufkunu açar, düşüncesini geliştirir..

Bazı hikayeler vardır büyük gibi görünür, içi boştur. Kişiyi bir karmaşanın içine hapseder, birşeyler yapıyorum sanırsın fakat aldığın yol kaybettiğin enerjinin çok gerisindedir...

Bazı hikayelerse küçük gibi görünür, sadedir, yalındır ama kişiye öyle bir vizyon oluşturur ki hikayenin içinde insan kendini bulur, kendisi olur...

Yarım hatırladığım eski bir hatırada buna benzer bir hikaye vardı.  Yalındı, sadeydi ama hikayenin insana ufuk veren,  kişinin düşüncesini geliştiren bir yanı vardı.

Yatılı bir okuma programında bilginin, muhabbetin ve kardeşliğin yoğun yaşandığı bir günün sonunda, bir gece vakti,  uykudan önce anlatmıştı biri.

Arkadaşlar demişti,  şu ana kadar yaşanmışlıkları biliyoruz. Sonrası ile ilgili beklentilerimiz, öngörülerden öte değil.

Düşünün şimdi yataklarımıza gidip tatlı ve derin bir uykuya dalmış olalım.  Biz o derin uyku halini yaşarken birkaç kişi kaldığımız yere gelip  içimizden birini uyandırmadan bir araca bindirsin ve bu araç o arkadaşımızı limanda bekleyen bir gemiye götürüp  geminin içine bıraksın. Sonra o gemi limandan hareket etmiş olsun ve nihayet geminin karayla bağlantısının kalmadığını düşünelim.

Gemi uçsuz bucaksız denizin ortasına geldiğinde arkadaşımız o derin uykusundan uyanmış olsun.  Şöyle düşünelim şimdi varsayın denizin ortasında gemideki kişi  herbiriniz. Herkes kendisiymiş gibi varsaysın. Uyandığınızda ilk sorgulamalarınız neler olurdu? diye sormuştu arkadaşımız.

Dinleyelerden biri uyandığımda burası neresi? derim dedi, diğeri ne işim var benim  burada, bir başkası kim getirdi beni buraya? derim dedi ve sorular aşağı yukarı bu düzlemde devam etti.

İnsan bir durumu doğası gereği kıyas yaparak kavrayabilen bir yapıya sahiptir. Geceyi gündüze kıyaslayarak anlamlandırabilir. Sıcağı soğukla mukayese ederek kavrar.
 
Arkadaşımız benzetme yaparak  bir hikaye üzerinden kıyasla başka bir meseleyi anlamamızı, kavramamızı istiyordu aslında...

Arkadaşımız şöyle devam etti,  varsayın  bizim hikayeye başlamadan uykudan önceki zamana kadar bulunduğumuz yer bilginin, muhabbetin ve kardeşliğin evi,  dünyaya gönderilmeden önceki yerimiz olan ruhlar alemi olsun, uykuda geçen sürede anne karnı olsun ve bizi bindirdikleri  o meçhul gemi kainat denizinde gezdirilen şu yer küremiz, dünyamız olsun ve  hikayedeki geminin içindeyken ayıldığımızda sorduğumuz soruları gelin şimdi tekrar soralım.

Konuşmanın geri kalan kısmı bu hikaye çerçevesinde şekillenmiş güzel bir paylaşım olmuştu..

Evet!
Uçsuz bucaksız uzayda gezdirilen şu dünya gemisinin içindeki yolcular arasından insan yolcularını dünya gemisindeki diğer yolculardan farklı kılan en önemli özelliklerden biri insanın akledebilmesi, şuur sahibi olması.

İnsandaki akledebilme özelliğinin elbette insana bakan bir yönü, insandan bir isteği olmalı.

İnsan ruhuna, kiminin protein çorbası dediği vucut elbisesi giydirilerek, belirli sınırların içersinde, dünya şartlarına uygun hale getirilerek,  varlığını devam ettirdiği misafirhanesi olan dünyada, vazifeleriden biri yeryüzü kitabının satırlarını okumak, sırlarını araştırmak olmalı.

Atomdan, galaksiye, meyve kurdundan, vahşi hayvanlara, çekirdekten ağaca kadar tabiat denen harika alemde hiçbirşey hiç bir şeye karışmayarak, karıştırılmayarak, matematiksel hesapların,  en ince ayrıntıların, üzerine inşaa edilen kainatın insana bakan bir yönü var.  Bir yönüyle kainat bana bak beni yaratanı tanı diyor.

Mesala insan elma ağacından bir elma koparıp yerken,  elma,  tadıyla, kokusuyla, rengiyle, dilime, burnuma ve gözüme hitap ediyor, demekki elmayla duyularım arasında bir ilişki var diye düşünebilmeli.  Dönse meyveyi kopardığı elma ağacına baksa,  elma ağacının yapısı odundan ibaret olduğunu elma meyvesiyle benzeş biryanı olmadığını görecektir. Ağacın büyümesine sebep olan unsurları araştırsa toprak, hava, su, güneş olduğunu görür ve der bu birbirine zıt, şuursuz unsurlar beni tanımaz ihtiyaçlarımı bilmez demekki beni bilen beni tanıyan biri, birbirine zıt unsurları biraraya getirerek ihtiyacımı karşılıyor. 

Elma meyvesini ısırdığımızda midemizde elma meyvesinin sindirilmesine yönelik salgılar yoluyla bir hazırlık başlatılır. Demekki yapıya alınan gıdayı organizma tanıyor.

Alınan  gıdalardaki unsurlar birbirine karışmayarak karıştırılmayarak birbiri içine girmeyerek, kalsiyum, demir, magnezyum, potasyum ve böyle birsürü unsurlar tek bir yerden emir alan ordu gibi organizmada  gidecekleri yerleri alacakları vazifeleri biliyormuşçasına nerede olması gerekiyorsa orada oluyor.

Kalsiyum kemiğe, fosfor göze gidiyor. Hangi Unsur nerede olması gerekiyorsa orada vazife  yapıyor.

Düşünen insan yaratıcının mührünü yaratılmışlar üzerinde görür. Kainata, doğaya, bilime bu şekilde bakan insan kendisini dünyadaki diğer canlılardan farklı kılan akıl özelliğinin gereklerinden birini  yerine getirmiş olur.

Efendimiz bir hadiste şöyle buyurdu; “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.”(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)

Başını bilmediğimiz filim şeridinin bir yerinden başlıyoruz hayata, öncesini hatırlamıyoruz. Yarını yaşamadık, ne olur bilmiyoruz. İyiye, doğruya, güzele tekamül etmek dileğiyle...

Hoşçakalın.

Not: Yazının başlangıç kısmındaki hikayenin anlatımını daha iyi hatırlarken olayı ve yaşanış şeklini tam hatırlayamadım.Olayın diyalog kısımlarını yaşanma biçimini toparlayayarak, tasarlayarak biraz kurgulayarak anlattım.Umarım istifade etmişinizdir.

Bu yazı toplam 2275 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Değişen Kocaeli | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Faks : 0262 322 99 88 | Haber Yazılımı: CM Bilişim